Muaviye’nin Sarayından Yezid’in Sofrasına: Ehl-i Beyt Yolunda Mal Hırsı ve Hak Mücadelesi

 




"Her ümmetin bir fitnesi (imtihanı) vardır; benim ümmetimin fitnesi de maldır."*

(Tirmizî, Zühd, 26)

"

Dinarın (altının), dirhemin (gümüşün) ve gösterişli kıyafetlerin kuluna helak olsun! Ona verilirse razı olur, verilmezse öfkelenir."

(Buhârî, Rikak, 10)

"Âdemoğlunun iki vadi dolusu altını olsa, mutlaka bir üçüncüsünü ister. Onun gözünü ancak toprak doyurur."*

(Buhârî, Rikak, 10)


Peygamber Efendimiz’in asırlar öncesinden yaptığı bu evrensel uyarılar, paranın ve gücün insanın kalbini nasıl esir alabileceğini, onu adeta kendi yarattığı bir puta nasıl taptırabileceğini en çıplak haliyle ortaya koyar.


 Ancak ne acıdır ki, bu uyarıların muhatabı olan toplum, Peygamber'in vefatının üzerinden çok geçmeden o "altın ve gümüş putuna" yenik düşmüştür. Tarih, sadece kılıçların değil, zihniyetlerin de çarpıştığı koca bir meydandır. 

Alevi-Bektaşi inancının merkezinde yer alan Hak-Batıl mücadelesi, özünde sadece bir inanç ihtilafı değil; dünyalık malı putlaştıranlarla insan onurunu taçlaştıranların, ezenden yana olanlarla ezilenden yana olanların kavgasıdır.

Bugün, inancı dilinden düşürmeyip para ve güç uğruna her türlü ahlaksızlığı mübah gören zihniyeti anlamak için, tarihin en büyük kırılma noktalarından birine, Ehl-i Beyt’in neden katledildiğine ve Emevi saltanatının karanlık yüzüne bakmak zorundayız.

Kerbela'nın Temelindeki Gerçek: Lüks ve İktidar Hırsı

Ehl-i Beyt’in maruz kaldığı zulümler ve nihayetinde Kerbela’da yaşanan büyük trajedi, basit bir "halifelik" veya "iktidar" kavgası değildi. Bu, iki farklı dünyanın çatışmasıydı.

Bir tarafta Muaviye ile kurumsallaşan, Yezid ile zirveye çıkan Emevi zihniyeti vardı. Bu zihniyet, İslam'ı adalet ve eşitlik temelli bir inanç sistemi olmaktan çıkarıp, kendi şatafatlı hayatlarını, lüks saraylarını ve bitmek bilmeyen servet hırslarını meşrulaştıran bir kılıfa dönüştürmüştü. Beytülmal (halkın hazinesi) kendi şahsi kasaları haline gelmiş; halk yoksulluk içinde kıvranırken, Şam'daki saraylarda ipekler ve altınlar içinde bir saltanat sürülüyordu. Peygamber'in "helak olsun" dediği *dinarın kulları*, artık devleti yönetiyordu.

Yezid ve onun temsil ettiği akıl için en büyük tehlike, bu yozlaşmış ve hırs üzerine kurulu düzene "dur" diyebilecek tek ahlaki otoriteydi: **Ehl-i Beyt.** Hz. Hüseyin, sadece Yezid'e biat etmeyi reddetmedi; o, haksız kazanca, sömürüye, lükse ve insanın paranın kulu haline getirilmesine isyan etti. Ehl-i Beyt'in katledilme sebebi tam olarak buydu: Zalimin sofrasına oturmamaları, haksızlığa boyun eğmemeleri ve halkın çalınan haklarını savunmaları.

Bir İtirazın Çığlığı: Ebu Zer Gıffari

Bu onurlu duruşun tohumları, daha Emevi saltanatı yeni yeni filizlenirken, İslam’ın ilk devrimci ruhlarından biri olan Ebu Zer Gıffari tarafından atılmıştı.

Muaviye, Şam’da kendine ihtişamlı "Yeşil Saray"ı inşa ettirirken ve devletin zenginliğini kendi yandaşları arasında paylaştırırken, Ebu Zer ona şu tarihi sözü haykırmıştı: "Eğer bu sarayı halkın parasıyla yapıyorsan hıyanettir; kendi paranla yapıyorsan israftır!"*

O, servetin bir avuç zenginin elinde tahakküm aracına dönüşmesine karşı çıkmış, Tevbe Suresi 34. ayeti (*"...Altını ve gümüşü biriktirip de onları Allah yolunda harcamayanlara acı bir azabı müjdele"*) Muaviye'nin ve zenginlerin yüzüne çarpmıştı. Ebu Zer, ne altın istedi ne de makam. Sadece adaleti savunduğu, haksız zenginleşmeyi reddettiği için Rebeze çölüne sürgüne gönderildi ve orada yapayalnız, yoksulluk içinde hakka yürüdü. Fakat onun çölde yankılanan çığlığı, Alevi inancının "zenginin yoksulu ezmediği", "lokmanın paylaşıldığı" Rıza Şehri idealinin mihenk taşlarından biri oldu.

Günümüzün Yezidleri ve Ehl-i Beyt'in Duruşu

Bugün etrafımıza baktığımızda, çağımızın Muaviyelerini ve Yezidlerini görmek zor değil. İnanç tüccarlığı yaparak halkın duygularını sömüren, rant ve para uğruna doğayı, insanı, emeği ve ahlakı katleden, kendilerine sırçalı köşkler inşa ederken liyakati ve adaleti ayaklar altına alan zihniyet, bin küsur yıl önceki o Emevi aklının güncel sürümüdür. Peygamber'in işaret ettiği *"ümmetin mal ile imtihanı"*, bugün maalesef sokaklarımızda, iş yerlerimizde, ticaretimizde acı bir şekilde yaşanmakta, para kazanma hırsı uğruna her türlü ahlaksızlık "başarı" kılıfıyla sunulmaktadır.

Alevi-Bektaşi inancına göre asıl mesele, şekli ibadetlerin ardına saklanıp dünya malına tapmak değil; *eline, diline, beline sahip olarak* onurlu bir yaşam sürmektir. Hz. Ali'nin *"Benim en büyük zenginliğim yoksulluğumdur (dünya malına tamah etmeyişimdir)"* şiarı ve Hz. Hüseyin’in Kerbela’daki o başı dik, tavizsiz duruşu, bugünün para ve menfaat batağında çırpınan insanlığına en net kurtuluş reçetesidir.

Yol, Muaviye'nin altınlarına boyun eğenlerin değil, çölde yalnız da kalsa doğrudan şaşmayan Ebu Zer'in, zalimin zulmüne eyvallah demeyen Ehl-i Beyt'in yoludur.

Aşk ile, gerçeğe Hu!


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Şah Hatayi’den Elçibey’e: Celal Abbas Ocağı ve Safevi Ruhu

En Kutsal Niyaz: Hakk'a Yürüyen Can İçin "İlim Lokması" Olarak Işık Yakmak

KANDİL GECELERİNİ ALEVİ BEKTAŞİLER KUTLAR MI?